Tribün Geçmişimizden
İşin özü ise, biz farklı kafadaydık o dönemlerde.

80’lerin başında Beşiktaşlıların başlattığı (onlar tarihi 70’lerin sonundan başlatır) kapalıya rakip sokmama işi bizim canımızı bir hayli sıkmaktaydı. Tüm tribünler sende bile olsa kapalının şanı, şerefi bir başkaydı. Hele rakipteyse bu çok fena bir durumdu. Beşiktaş’ın o dönemlerde sportif başarısı neredeyse yok gibiydi.
Her sene Fenerbahçe’yi taklit edercesine en iyi transferi yaparlar ancak sonuç hüsran olurdu onlar adına. Paralı yönetici ve popüler olma durumu biraz bugünlerini andırıyordu. Sanırım hiç değilse tribünde sahada yaşadıkları sıkıntıyı yaşamamak adına bu işi başlattılar. İyi ki de öyle oldu. Taraftarlık anlayışının değişmesini biraz da o günlere borçluyuz belki de.
Kapalıya ilk Galatasaraylılar girmişti sanıyorum. Gökmen’in jübilesinde… Biz artık durur muyuz ? O gün benim yaşım bir hayli genç olduğundan haberim bile yoktu. Büyük Alper ağabeylerin, Şadan ağabeylerin önderliğinde Fenerbahçe kapalıya girmişti. İşte bu olay tribünlerimizde devrim niteliği taşır. Mihenk taşıdır adeta. Organize olamamanın, İstanbul’un hemen her semtine yayılmış taraftarlarımızın çok küçük bir nüve olarak ilk defa bir araya gelmesiyle bu destansı başarı ortaya çıkmıştı. Özel seçilmiş 40 kişiyle işlem tamamdı!
Bu olaydan sonra Fenerbahçe taraftarı akıllandı ve organize olmayı öğrendi. İşte bizim anlatacaklarımızın da başlangıcı bu zamanlara denk gelir. Daha evvelden tribüne giriş hikayemizi anlattığımızdan o kısmı es geçiyoruz.
Sabahlamalar tribünümüze farklı bir hava ve kitleyi aynı zamanda birlikteliği getirdi. Bir gece evvel hayatını emanet ettiğin adama ertesi gün elbette farklı gözlerle bakardın. O adamın hangi sosyal , kültürel, ekonomik çevreden geldiğinin senin için zerre önemi yoktu. O adam Fenerbahçeliydi. Mühim olan buydu.
Dolmabahçe’de Sami Yen’de yahut Kadıköy’de , bazen şehir dışında (İstanbul içi derbiler deplasman değildi zira) hep beraberdik. Eğer İstanbul içi derbiler deplasman değilse de bu ekip sayesindeydi. Bizler maç öncesi Fenerbahçe’nin askerleri görevini üstlenirken maç esnasında da korosu görevini icra ederdik. Saatler öncesinden stadda yerimizi alır ve ya gecenin galibiyet durumuna göre rakibimizle dalga geçer ya da onların dalgalarına kontra üretirdik. Arabesk müziğin en kral zamanlarıydı.
Maç öncesi çatıştığın adamı tribünde bulmaya gayret ederdik gözle. Karşılıklı besteleri ona hitaben gibi söylerdin. Küfrü direkt ona ederdin. Gol attığında, o gözükmemek için çökerken, sen en tepelere çıkmak ister onu arardı gözlerin. Tersi durumda sen yok olurdun. Eski maç görüntülerinde tribünlere bakan herkes kapalıda belli yerlerde sağa-sola yada aşağı-yukarı yıkılmaları görebilir.
İşte o yıkılanlar birinin üstüne çullanıp sağındaki rakibi görmeye çalışıp hareket çekenlerdir. Öyle Boca Juniors gibi yıkılalım özentiliği değildir yani ! Zaten oturakların olduğu tribünde bunu yapmaya gayret etmek bacağı kırmak için girişilen saçma bir çaba bana göre.
Maç bitiminde ise iş bitmezdi. Rakiple aynı anda salıverirdi polis. Öyle saatlerce beklemek nerdeee? Yan yana çıkarken bile girişirdik birbirimize. En kötü lama misali tükürük savaşı olurdu arada polis varsa.
Biletler maç günü gişeden temin edilirdi. Dolayısıyla geceden kalma olan bizler için sıraya girmek zulümdü. Kendi taraftarımıza asla artistlik yapmazdık gece cenk vardı diye. Ama gişede arada birilerini kaynak yaptırdıysak da büyük çoğunlukla onlar da idare ederdi bizleri. Eğer kapalıya girebiliyorlarsa, eğer orada o sırada sadece Beşiktaşlı yoksa eh biraz anlayış sanırım çok şey istemek değildi.
Kombine yoktu. Bir çoğumuzun dünyada böyle bir uygulamanın olduğundan haberi de yoktu. O gün sorsalar şahane icat derdik. Kesin. Çekilecek eziyet değildi bilet kuyruğu eziyeti. Ama bugün stadda ne kadar çekirdekçi varsa bu kombine sayesinde. Zaman makinesi olsaydı ve geleceği görseydik eminim vazgeçerdik kombine isteğimizden.
Fenerbahçe’nin stadı 25 bin kapasiteliydi. Bir tane kapalı tribün vardı. Şeref tribününün içeriden bakıldığında soluna düşen iki direği arasında dururduk biz. Derbilerde aşağılara dek taraftar (artık taraftar ne demek anladığınızı varsayıyorum) olurdu.
Amigomuz Kemik’ti ama çoğunlukla amigoya uymazdık biz. Toplu beste, toplu katılım olurdu. Nişantaşlı küçük bir grup vardı. Güzel kontra beste üretirlerdi. Gerçi Nişantaş çoğunluk Beşiktaşlıdır ama… Spontan beste üretmekte bu ekip iyiydi.
Eskiden alkol tüketimi çok daha azdı. Ayık olmak lazımdı geceleri. Bazen üşümemek için kanyak içerdik. Ama maça zilzurna giren ben görmedim aramızda. Boş sokakta tezahürat yapmak saçma gelirdi bize. Hemen durdururduk. Çimenlere yada sokağa bağırmak mantıklı değildi. Herkesin yanında o zamanın naneli şekerlerinden olurdu ses açmak için. TV’ye ses gitmiş gitmemiş…
Aklımıza bile gelmezdi. Biz bilirdik neticede rakibi madara ettiğimizi. Zaten uzun soluklu ve aralıksız bağırmak da yoktu bizim dönemimizde. O işi en iyi Galatasaraylılar yapardı ve biz onlara laylaycı derdik. İcraatı olmayanın bağırmasına aldırış etmezdik. Ellerimizi önde kavuşacak şekilde alkış yapıp dalga geçerdik.
Maçı kaybetmek ama dahası gece mevzuyu kaybetmek bizim için beter bir durumdu. Tahammül edemezdik. Yeminler edilirdi bir sonraki maça… Sahada galip gelse bile takım içimiz buruk olurdu. Aslında son cümle ne kadar riskli değil mi? Saha içi skorların bu kadar önemsendiği günlerde halt yemek benimkisi ! Ama durum böyleydi.
Galibiyet hem gece hem sahada olduğunda ise sevincimizi tarif etmeye benim Türkçem yeterli değil ! İşte o zaman hayat gerçekten bayramdı bizim adımıza.
Mevzularımız sadece futbolla sınırlı da değildi ayrıca. Basketbol da bizim için bir arenaydı. Hem Dolmabahçe’nin hem Spor Sergi’nin Beşiktaş sınırları içinde olması onların avantajına olsa da biz hiçbir zaman yılmadık. Her zaman Fenerbahçe erkekleri orada oldu. Kaçtı-kovaladı, yıkıldı-yıktı… Ama oradaydı !
O zaman basketbol kültürümüz de vardı. Basket olduğunda goool diye sevinen Beşiktaşlılarla dalga geçerdik. Ama şimdilerde basketbol maçlarında santrayla(!) beraber omuz omuza çekiyoruz ! Nereden nereye…
İşin özü ise, biz farklı kafadaydık o dönemlerde. Bana göre güzel ve doğru olan da buydu ve başka bir yol-yöntem akıl karı değildi. Yine olsa yine tereddüt etmem. Şanslı dönemde doğup doğru kararı vermişiz.
Yine görüşmek umuduyla…
Saygılarımla,
Ercan EREL

